| Ramazan’ın başından beri dilimde Yahya kemal’in o şiiri öyle dolanıp duruyor. İlk yazımdan itibaren bu şiire yer vermek ve ramazan edebiyatımızdan biraz bahsetmek isterken Beşir Ayvazoğlu ile yapılmış röportaja denk geliyorum, okudukça akıyor yazı ve kendimi en az yüzyıl geriye gitmiş hissediyorum:
“Bizim çok geniş bir ramazan edebiyatımız var. Eski İstanbul ramazanlarını en iyi anlatan Ahmet Rasim’dir. Ramazan gelmeden önce ramazana nasıl hazırlanılır? İftar sofralarında neler konuşulur? İftardan sonra nereler gezilir? Bütün bunları, mahyaları, teravihleri Ahmet Rasim’den okumak lazım. ‘Eski İstanbul Ramazanları’ diye Halid Fahri Ozansoy’un ortaoyunundan Karagöz’üne, davulcusundan iftar ve sahur yemeklerine kadar hatıralarını anlattığı küçük, çok güzel bir kitabı vardır. Okuyanlar kulaklarında o zamanlara ait bir musiki duyabilirler.
İftar zamanını, oruçluluğu-oruçsuzluğu bir de Yahya Kemal’den okumak lazım. Biliyorsunuz, Yahya Kemal çok genç yaşlarda Paris’e gitti. Uzun yıllar orada yaşadı. Ülkesine döndüğünde Yahya Kemal’in günlük yaşama alışkanlıklarıyla toplumuzun yaşama alışkanlıkları arasında fark vardı. Orada edindiği alışkanlıklara rağmen çocukluğunda yaşadığı güzellikleri özlüyordu. İçinden çıktığı toplumun hayatına katılamamak onu üzüyor, bundan derin bir acı duyuyordu. Atik Valide Camii’ni çok severdi. Bir ramazan günü bu camiyi ziyaret eder, iftar vakti gelir, ezan okunur. O iftarı tatlı bekleyiş vardır ya; insanlar iftarlıklarını almışlar evlerine hızlı hızlı yürürler, çocuklar sokakta topun atılmasını bekler. Kendine mahsus renkleri olan böyle bir hayat işte. Yahya Kemal sokaktan geçer, kendisini bu hayatın çok dışında hisseder ve bundan derin bir üzüntü duyar. Oruçsuz ve neşesiz… Kendi tabiriyle o gün oruçsuzluğu sebebiyle halkın hayatına katılamamaktan duyduğu acıyı şöyle dile getirir:"
Atik-Valde'den İnen Sokakta İftardan önce gittim Atik-valde semtine, Kaç defa geçtiğim sokaklar bugün yine, Sessizdiler; Fakat ramazan maneviyyeti Bir tatlı intizara çevirmiş sükûneti; Semtin oruçlu halkı, süzülmüş benizliler Sessizce çarşıdan dönüyorlar birer birer; Bakkalda bekleşen fıkara kızcağızları Az çok yakında sezdiriyor top ve iftarı. Meydanda kimse kalmadı artık bütün bütün; Bir top gürültüsüyle bu sahilde bitti gün Top gürleyip oruç bozulanlâhzadan beri, Bir nurlu neş'e kapladı kerpiçten evleri. Yâ Rabb nasıl ferahlı bir âlem, nasıl temiz. Tenha sokakta kaldım oruçsuz ve neş'esiz Yurdun bu iftarından uzak kalmanın gamı Hadsiz yaşattı ruhuma bir gurbet akşamı, Bir tek düşünce oldu teselli bu derdime; Az çok ferahladım ve dedim kendi kendime: "Onlardan ayrılış her an üzüntüdür; Madem ki böyle duygularım kaldı çok şükür."
"Hayatının büyük bir kısmını Batı’da yaşamış Yahya Kemal’in ızdırap duyması aynı zamanda bir farkındalıktır. Izdırap duymayabilir, umursamayabilirdi de. Öyle zannediyorum ki çocukluğunda annesinin verdiği terbiyenin ruhuna tesiri büyüktü. Yahya Kemal’in çocukluğunu yaşadığı o atmosfer zihninden, hayal dünyasından hiç çıkmaz."
İşte bu yüzden önemseyin çocuğunuzun iftar ve sahur muhabbetlerini, İşte bu yüzden önemsetin elimizden kayıp giden son haftanın değerini, İşte bu yüzden kadrini bilsin çocuk gecenin 27’sini, bayramını, arifesini… ***
Peki şimdi bu başlık bu yazıya ne alaka mı? Bilmem? Sanırım dikkat çeksin diye…
Ramazan ikliminin edebiyatımıza tesirlerini anlatmak başlı başına bir söyleşi konusudur. Biz sadece bu misallerle okuyucularda bir merak uyandıralım ve devamını kendilerinden bekleyelim.
Not: TURNEDE BİZİ YALNIZ BIRAKMAYAN TÜM TÜRKİYE’YE BİNLERCE TEŞEKKÜRLER
|